You Are Here: Home » gezmek güzel şey » günce 2- budapeşte

günce 2- budapeşte

Budapeşte’ye vardığımızda akşam olmuştu. Yapabilecek çok fazla bir şeyimiz olmadığını düşünürken, kendimizi dışarda, elimizde haritalarla cebelleşir bulduk. Tam o sırada, bir kadın yanımıza yaklaşıp bize yardımcı olabileceğini söyledi. Güleryüzü ve yardımseverliği burada karşılaştığımız insanlardan sonra, soğuk havada içimizi ısıtan tek şey oldu. Zira insanlar yardımcı olmamak adına ingilizce bilmediklerini söyleyip, mecbur kaldıklarında da şakıyan  cinsten. Özellikle esnafın tamamı böyle desem haksızlık etmiş olmam bir de otobüs şoförleri tabii..

Harita okuma konusunda hiçbir bilgim olmadığı için bütün yük Gizem’e kaldı. Yön duygusu muhteşem bir insan olarak harikalar yarattığım için bütün caddeler, bütün sokaklar aynıydı benim için..
Christmas yaklaştığından, merkezlere christmas dükkanları  kurulmaya baslanmıştı bile. Işıklandırmalarıyla küçük hediyelik eşya dükkanları çok şirin diye düşünüp, ortamdan müthiş keyif alıyorduk ki burnumuzun direkleri sızlayarak, bize acı gerçeği farkettirdi. Bu dükkanlar sadece hediyelik eşya satmıyorlardı ! Bazı dükkanlar da yemek satıyordu ve hemen hemen hepsinde domuz eti pişiyordu . Ben ki kokuya karşı hassasiyeti olan birisi değilimdir. Benim burnumun direği bile isyan bayrağını çektiyse, anlayın durum o kadar ciddi.. Nasıl olur da oradan kurtuluruz diye düşünürken, kulağımıza çalınan hoş ezgiler bizi kendine çekti. Burnumun bu kadar şanssızken, kulağımın bu denli şanslı olması, iki çocuğu arasında ayrım yapmak istemeyen anne hassasiyeti yüklemişti ki  bu sefer kulağımı kayırmayı seçtim hiç düşünmeksizin..

Önce sahnede şarkı söyleyen teyzeler dikkatimi çekmiş tam onlara odaklanmıştım ki hemen önümde yaşlarından hiç beklenmeyecek çeviklikte, Macaristan’ın geleneksel dansıyla şarkıya eşlik eden, yöresel kıyafetlerini giymiş, dans etmekten yüzleri kıpkırmızı olmuş teyzeleri gördüm. Yazmaları ve dizlerinin altına uzanan kabarık etekleriyle bizim köylü teyzelerimizi andırıyorlardı, tek farkları dans  ederken sallanan etekleriyle..

Tuna nehrinin iki kenarı boyunca uzanan Budapeşte’de, köprünün  bir tarafının Buda karşıda kalan kısmının ise Peşte oluşu, insanda birbirinden ayrı kalmış iki aşığı izleme hissi uyandırıyordu, Aslanlı köprü gece ışıklandırmasıyla, muhteşem bir görsellik sunarken bizlere.. Tek kelimeyle muhteşemdi. Bu mekan o kadar garip ki gördüğümde ilk şunu düşündüm ‘bütün güzel yapılar buraya serpilmiş sanki, bu şehirde gezilebilecek başka bir yer olmamalı’ Çünkü köprüden kafanızı kaldırdığınızda Kale dağındaki Matthias kilisesi ve Kraliyet Sarayı o denli görkemli ki hepsi bir arada olamaz diye düşündürüyor..
Köprüden geçerek Buda kısmına ulaştığımızda, teleferikle Kale dağına çıkabileceğimizi öğrendiğimde çok sevindim. Bu güzel manzaranın ayaklarımızın altına serileceği düşüncesinin yanısıra, kısa süre de olsa ısınacağımızı düşünmek yadsınamaz bir mutluluk sebebiydi bizler için..
Tepeye çıkıp, başladığımız kısa fotoğraf turuna soğuk izin vermese de direniyorduk. İçimizde en çok üşüyen kişi Gizem, kendince belirlediği ısınma yöntemi  -İbrahim Tatlıses dansını- icra ediyordu biz zavallı izleklere.

İlk gün için söylenecekler bunlarken ikinci gün, kahvaltının ardından ücretsiz şehir turuna katıldık. En çok ücretsiz olması sevindirdi bizi. Önceki akşam gezdiğimiz her yeri rehber eşliğinde tekrar gezdik. Saat 10.00- 14.00 aralığında yaptığımız tek şey, yürüyerek şehri tanımak oldu.

Tur sonunda açlıktan birbirimizi yemek üzereyken, ayak parmaklarım birbirinin üstüne yapışmış, kendilerince bundan sonraki hayatlarını, bu yeni formda geçirmeye karar vermişlerdi. Belim ise kendini taşa çevirmekle meşguldü. Rehberin yemek için önerdiği yere gidip, yemekleri görmemizle oradan ayrılmamız maksimum beş dakikamızı almıştır. Bütün yemeklerin görüntüsü bulamaca benziyordu.Aç, bitkin bir şekilde restaurant ararken, buranın özel tatlısı olan strudoyu tatma şansına nail olduk. Acaba hayatımda bir daha kaç kere nail olurum?

Küçücük tatlıdan aldığımız enerjiyle Nükleer Hastane Müzesi olan ‘hospital in the rock’a gittik. İkinci dünya savaşı zamanında kullanılan hastahane, kullanılan malzemeler korunarak müze haline dönüştürülmüş. Yaralıları canlandıran mankenler o denli gerçekti ki o dönemde yaşananları düşünmeden ve etkilenmeden oradan çıkmak mümkün değildi.
Otobüsle tekrar Peşte tarafına geçip yemek aramaya başladık, tam çabalarımız bir sonuca ulaşmıyor diye düşünürken, sevinç çığlıklarıyla Türk restaurantına attık kendimizi ve saniye kaybetmeksizin tas kebap ve bulgur pilavı sipariş ettik. Porsiyonlar o kadar büyüktü ki Gizem’le ikimiz ancak bir porsiyonu yiyebildik. Kişi başı dört euro gibi cüzi bir fiyata tıka basa doymanın dayanılmaz hafifliğiyle kendimizi attık dışarıya. Ayaklarım yürümüyor resmen sürünüyordu. Kalan son enerjimizle, kendimizi hostele attık. Odaya gelir gelmez yapılacak bir tek şey vardı. Sızmak..

fotolar: Zeynep Geçgin

 

 

About The Author

Number of Entries : 178

Comments (3)

  • Saul Rauen

    I believe this site contains some real superb information for everyone : D.

    Cevapla
  • dvrn

    “Tuna nehrinin iki kenarı boyunca uzanan Budapeşte’de, köprünün bir tarafının Buda karşıda kalan kısmının ise Peşte oluşu, insanda birbirinden ayrı kalmış iki aşığı izleme hissi uyandırıyordu, ”

    ne güzel tasvirdir öyle:)

    Cevapla

Leave a Comment

Scroll to top