You Are Here: Home » gezmek güzel şey » fethiye » IM academy

IM academy


Im Academy günlerim başlamadan ilk iş olarak ailemdeki problemleri çözmek için Barış ve Deniz (aile ve öğrenci ilişkilerinden sorumlu kişi ) ile görüştüm. Aynı gün içerisinde, problemimi çözüp beni yeni bir ailenin yanına yerleştirdiler.

Dersler başladığında, Figen ve Dilek’in aynı sınıfta, benimse başka bir sınıfta olduğumu öğrendik. Havalar güneşli olduğu için biz, derslerimizi dışarıda yaparken, Figen ve Dilek, ne kadar ısrar etseler de öğretmenlerini bunun için bir türlü ikna edemediler.
Güneşten aldığım enerjiyle burada ortaokul dönemimden kalma inek öğrenci moduna geçiverdim bir anda. Ama ne yaparsam yapayım şu ‘perfect tense’lerle uzlaşamadım..

Im Academy‘de dersler 9′da başlayıp, 1′deki öğle yemeğine kadar devam ediyor. Yemek sonrası ise aktivitelere başlanıyor. Her gün, farklı bir aktivite ayarlanıyor ama bizim göbek ata ata gittiğimiz tek bir aktivite var, ‘Zumba’..

Ders aralarında masa tenisi oynamaya karar verdiğimiz an itibariyle, arkadaşlar arasında dalga konusu olmamız çok vaktimizi almadı. ‘Oynamak isteyen var mı’ yerine ‘kaybetmek isteyen var mı’ şeklinde sorulan sorulara büyük bir keyifle atlayıp yine ve yeniden yeniliyorduk. Tabii sadece ben ve Figen. Dilek bu konuda gayet başarılıydı. Bense, tam bir rezalet.. İlk kural, topu masaya bir kere değdirme şartı tamam da ikinci kısma geçtiğimi gören olmadı.

Masa tenisi bizi mahvettikten sonra, karizmamızı kurtarmak için bütün gücümüzle direndik ama nafile.. Artık dinlenme vaktiydi. Servis beklediğimiz vakitleri boş geçirmek istemediğimiz için, bahçede kendi yarattığımız ingilizce oyunları oynayarak oyalanıyorduk. Bu satırları okurken ben bile kendimle gurur duydum :) Bu bizim kurtuluş hikayemizdi. Sürekli üçümüzü bir arada görenlere ya da telefondan bunu öğrenenlere karşı kullandığımız.. ‘Evet bir aradayız ama bi sor napıyoruz. Bütün gün ingilizce oyunlar oynuyoruz’.. İngilizce çalışmamız maksimum yarım saat sürüyor ardından güle oynaya evlerimize dönüyorduk.

Derslerde bazen yorgun düşüyor hiçbir şey yapmak istemiyordum. Kendimi ilk bulduğum yeşilliğin üzerine atıp saatlerce uyuyabilirim diye hissettiğim anlarda gözümü açıp sınıfın derse başlamış olduğunu görmek şu hayattaki en can sıkıcı şey olsa gerek diye düşünürken, girdiğim derse beş dakika içerisinde katılabiliyor olmamın tek müsebbibi o tatlı kadındır. Sanırım ilkokuldan sonra sempati duyduğum nadir öğretmenlerden biri oldu kendisi..

zamba zumba


Dersler yine bitmiş günün en keyifli anı gelmişti. Zumbaaaa.. İlk zumba dersine girdiğimizde hiçbir fikrimiz yoktu, bir çeşit dans olmasının dışında. İlk derse girdiğimizde hazırlanmamız biraz vakit aldığı için, içeri girdiğimizde grubun deliler gibi dans ettiğini gördük. Bulduğumuz ilk boşlukları doldurup uyum sağlamaya çalışırken bir yandan da iç sesimle sohbet ediyordum ‘işte yıllardır içinde bastırdığın Shakira’nın gün yüzüne çıkma vaktidir Zeynep, göster kendini’
Lakin ben bunları hissederken bir de dış gözün yorumlarını almak isterdim. ‘dil dışarda, surat kırmızılık sınırını aşıp morarma seviyesine ulaşmış, kafa hızlı yapılan hareketleri yakalayabilmek için sürekli sağa sola ne yapacağını şaşırmış’.. En güzeli dış gözün gözüne kalem sokup onu kör etmek ve kendini Shakira zannederek zumbaya devam etmekti, aynen öyle yaptım. Zumba hocamız Özlem nasıl bir enerjiye sahipse, içimde yıllardır biriktirdiğim enerjimi açığa çıkardı. Bu birikimlerimi bir gün kullanacağımı biliyordum. Boşuna mı oturdum yıllarca..
İlk ders bitmiş, terden sırılsıklam olmuş bir şekilde bir yandan kıyafetlerimizi değiştiriyor bir yandan da Figen’le hayatın şifrelerini çözüyorduk. Yeşilçam’daki
Belkis Özener’in sesine, Türkan Şoray’ın can verdiği o muhteşem sahne gelince aklımıza ‘aaa bak gördün mü zamba zumba esmer bomba.. Demek ki buradan geliyor bu dans’ diye atıp tutarken Dilek’in sesiyle irkildik. ‘Arkadaşlar o ‘Tamba Tumba’ olmasın’.. Oysa ki biz bu dansın kökenini Yeşilçam’a dayandırmaya kararlıydık :) Zaman sonra öğrendik ki Shakira’nın kareografı, bu dansın mucidi Perez, bu dansa Kolombiya dilinde arı gibi vızıldamak veya hızlı hareket anlamına geldiğinden “Zumba” adını koymuş. Yani kökleri bizden birazcık uzaktaymış..

Okuldan eve servisle dönmekten sıkılmıştık. Hayalimizde bisiklet kiralamak vardı ama Fethiye’de henüz sezon açılmadığı için hiçbir dükkan bulamıyorduk. Baş belaları olarak Barış’a bildirince durumu, bize üç tane bisiklet ayarladı. Ormanlık okul yolundan servisle geçerken kurduğum en büyük hayal gerçek olmuştu. Süper başlayan bisiklet yolculuğumuz Figen’in sızlanmalarıyla duraksadı. Yokuş çıkmaktan nefret ediyordu ve yokuşlarda kullanmak yerine, inip bisikleti eliyle taşımayı tercih ediyordu. Tüm yorgunluğumuza bir de yağmur eklenince ilk bulduğumuz kafeye sığınıp, yağmurun dinmesini bekledik. Yağmurun dinmesiyle tekrar yola çıktık. Dilek ve ben bisiklet üzerinde, Figen bisikletiyle yan yana.. Bu deneyimin ardından sabah okula gidiş faslımız biraz farklı oldu tabii.. Biz bisikletlerimizi alıp Figen’i servisle yolladıktan sonra, Figen’in bisikletini okula götürmesi için bir arkadaşımızı ikna ettik. Okula gidiş yolu tam aksine yokuş aşağı olduğu için nadiren pedal çeviriyorduk. İstanbul’da tam olarak böyle bir hayat istiyorum. Çok şey mi istiyorum!

Bisikletlerle gittiğimiz için derse geç kalacağımızdan korkuyorduk ama korktuğumuz başımıza gelmedi. Müthiş bir yolculuğun ardından sınıfa girdiğimde, sınıfımızın boş olduğunu gördüm. Film izleme sınıfındaydı herkes. Çok sevdiğim bir filmi, ‘L.A.Confident’i bir kez de İngilizce altyazılı izledim. Bir gün, bu şekilde izlediğim filmleri tamamiyle anlamak umuduyla.. Derste herkes notlar alıyordu, bense ne yaptıklarına anlam veremeden sadece filmi izliyordum. Filmin ardından filmi tartışmaya başladık. Herkes elindeki kağıtlarda mevcut, bilmediği kelimeleri ortaya döküyor, hep birlikte onlar üzerinden tartışıyorduk. Ağırlıklı olarak bizim bir üst seviyemizin bulunduğu bir sınıftı, onlarla ortak bir ders faydalı olmuş, iyi hissettirmişti.

at bu ne yapacağı belli olmaz

Dersin ardından yeni aktivitemizin ata binmek olduğunu öğrendik. Ata binmek deyince aklımıza, yuvarlak bir alan, atın yularını eliyle kavramış eğitmenle birlikte atılacak birkaç tur gelmişti. Ama ata bineceğimiz mekana gidince o yuvarlak alanı görememekle başladı her şey ve ‘ata nerede bineceğiz’ sorusuna verilen ‘ormanda’ cevabıyla son buldu. Atlara karşı bu zamana kadar hep sempatim vardı ama bu kadar yakın olmak farklı hissettiriyormuş. Öncü ata Dilek seçildi, onu takip edecek ata ben, ardından Figen derken yavaş yavaş hepimiz atlara bindiriliyorduk ki birden bir atın şahlanışına, üzerine  yeni binmiş bir arkadaşı üzerinden atışına şahit olduk. Atın üzerindeyken bu ana tanıklık etmek pek hoş olmamıştı benim için, korkuyor ama belli etmemeye çalışıyordum. Hazırlıkların tamamlanmasının ardından Dilek’in öncü atı Gülcan, ormana daldı. Benim atım Songül de peşinden, Figen’in atı Gizem de bizim peşimizden.. ‘Güzel kızım, Songül’üm uslu ol emi’ yakarışlarıyla başladığım yolculukta, korktuğumu gizlemeye çalışıyordum da nafile. Attan düşen arkadaş nasıl bir cesarete sahipse yine aynı ata binip eşlik etti bize. Atı Polat, sürekli bize yakın bir yerden gidiyordu. Ya Dilek’le benim aramda, ya da Figen’le.. Ondan her an bir atraksiyon beklediğim için yolculuk benim için müthiş gergin geçiyordu. Benim Songül bulduğu her ağaca yanaşıp kendini kaşımak istiyordu. Eğitmenler ‘izin verme yularını çek’ diyorlardı ama yularını ufacık çeksem sanki şaha kalkacak sanıyordum.  Dereye vardığımızda, Dilek’in öncü atı sudan korkmuş olsa gerek ki yolunu değiştirip ormana daldı. Bu tip durumlarda başına ne geleceğini kestiremiyor olmak çok geriyor insanı. Mecburen dereyi ilk geçen biz olduk ve Dilek’in atı tekrar hizaya sokuldu. Uyuz atım ağaçta kaşınmaya devam ediyordu, Songül’ün kaşınmalarından sıkıldığım bir anda biraz yularına asılınca o da bana haddimi bildirmek istedi ve koşmaya başladı. Bacağım atla ağaç arasında sıkışınca canım çok yandı. İnmeye karar verdim. Daha yolun yarısı bitmişti ama ben ata olan kızgınlığımla indim. Figen ve Muhammed atları değiştirmeyi teklif ettiler ama o kadar canım yanıp sinirlenmiştim ki at yüzü görmek istemiyordum. Trekking yapmayı tercih ettim. Atların hızına yetişmek zordu ama başardım. Figen’in atı uysaldı ama o da sürekli Traccy’nin atıyla birlikte olmak istediğinden, birbirlerinin dibinden ayrılmıyorlardı. Sonunda, Ölüdeniz’in arkamızda kaldığı muhteşem manzarası olan bir tepede mola verip biraz dinlendik, tabii gördüğümüz dağ kekiklerini de toplamadan duramadık. Molanın ardından Dilek de trekking kısmında bana eşlik etmeye karar vermişti. O da aynı ben gibi hoşlanmamıştı atlardan ama Figen’in keyfi yerindeydi. Ata binmeyi çok sevmişti. Biz de bütün dönüş yolumuzu yürümek zorunda kaldık, atlarımız ise boş giderek olayın sefasını sürdüler. Neyse ki kazasız belasız, bir yolculuk tamamlanmıştı. Sanırım artık atlara bakış açım tamamen değişti. ‘sizi uzaktan sevmek aşkların en güzeli’ diyerek at yolculuğumuzu sonlandırdım.

Okulun son günleri gelip çatmıştı. İki hafta gibi kısa bir sürede ingilizceyi bu kadar yoğun kullanacağım aklıma gelmemişti. Farklı ülkelerden gelen öğrencilerle kaynaşabilmenin tek yolu ingilizce konuşmaktı. O yüzden ister istemez her anımız ingilizce konuşmaya çalışmakla geçiyordu. Konuşmaya başlamadan önce hissettiğimiz o korkunun kaybolduğunu gördük..
Bu kadar çabanın ardından, mezun olma vakti gelmişti..

About The Author

Number of Entries : 179

Comments (4)

Leave a Comment

Scroll to top