You Are Here: Home » gezmek güzel şey » bir tatlı huzur almaya geldik

bir tatlı huzur almaya geldik

Aylardır planladığımız doğayla kucaklaşmak için gün bugündür dedik ve attık kendimizi yollara. İstikametimiz Sapanca’daki Poyrazlar gölüydü. Yol yaklaşık 1,5 -2 saat süreceği için, kısa mesafelerde yapılacak en keyifli şey, koltuk  komşuculuğudur, muhabbetin dibine vurur, yol nasıl geçti anlamayız diye düşünürken, hummalı bir hazırlık içerisinde olan Gizem’e kaydı gözüm. Bir yandan çantasından çıkardığı şişme yastığı şişiriyor, bir yandan da uyurken ışık gözlerini rahatsız etmesin diye uyku gözlüğünü ayarlıyordu. Gençliğin dünyadan ve bizlerden bu kadar kopuk olup, yalnızlaşmaları üzerine derin bir felsefi konuşmaya girecektim ki, bunun çok göreceli bir kavram olduğunu, kendimin de bir kesime göre bu genç grup içerisinde algılandığını hatırlayınca, muhabbeti hiç dallandırıp budaklandırmadan dokundurup kaçmaya karar verdim..

İlk durağımız Maşukiye dendiğinde, müthiş keyif aldığım Kartepe turumuzu hatırladım. Sağa sapmayıp yokuşu çıkmaya devam edip, Kartepe’ye ulaşmayı umarak.. Ama şoför amca hislerimi ciddiye almayıp, sağa saparak Maşukiye’de bıraktı bizleri, yarım saatlik fotoğraf molası hediyesiyle..Özellikle bizim aile için fotoğraf dendiği zaman akan sular durur. ‘Çekmeee’ derken bile poz veren bir annenin evlatlarıyız neticesinde, genlerimizin kurbanıyız..
Yarım saatte, malum fotoğraf çektirme sevdamızdan pek bir yol katedemedik. Başlarında, yürüyüşten hazetmeyen bir rehber olunca, ne yana savrulacağını bilemeyen bir tutam insancık olarak bir sağa bir sola savrulurken, neyse ki bir şelale görüp on beş dakikamızı önünde harcayabildik. Çok zaman sonra o şelanenin Devlet Su İşleri’nin yaptırdığı bir set olduğunu öğrenmenin hayal kırıklığını yaşasam da bu bilgiyi bir sır olarak saklayıp, diğerlerinin bir tutam doğal güzellikten aldığı hazzı engellemedim.. Ardından aramızdan birinin ‘aaaa merdiven’ çığlıklarını sorgulamaksızın, koşup merdivenlerdeki yerimizi aldık. Birimiz ‘merdivenler candır’ derken bir yandan da diğeri ‘bu arada biz bugün trekking yapacağız dimi’ diye soruyor, hep bir ağızdan ‘tabi tabi şimdi bu molada fotoğraf çekilelim ki rahat rahat yürüyüşümüzü yapabilelim’ diye diye birbirimizi rahatlatıyorduk..

 

Molanın ardından tekrar otobüslere doluşup, Poyrazlar Gölü’ne doğru yola çıktığımızda, ismini Poyrazlar Köyü’nden aldığını öğrendik. O köyün ismini de, bu civarda sık sık rastlanan poyraz rüzgarından aldığı varsayımında bulunmak çok da bilgelik gerektirmediğinden, geri kalmadık. Haksız da değildik. Otobüs durduğunda rehberimiz, 90 dakikalık serbest zamanımız olduğunu, ardından sucuk ekmek yemek için buluşacağımızı söylediğinde, ‘başımızda rehber olmadan dağ bayır nasıl tırmanacağız ki’ diye düşünürken, etrafta dağ bayır olmadığını fark etmemiz çok vaktimizi almadı. Trekkingden anlamamız gereken, gölün etrafında yapacağımız yürüyüş olmalıymış. Yıkılmak yerine, çektiğimiz fotoğraflarla, anı şenlendirdik. Göl etrafında sıkça rastladığımız ördek ve kazlar, görselimize bereket katarken biz de onların çabasını görmezden gelmiyor, elimizden geldiğince onları besliyorduk. Bu kadar fazla oluşları dikkatimden kaçmamış, ‘vardır bunun altında da bir bit yeniği’ diyerek araştırmaya koyulmuştum ki, avcıların diğer ördekleri çekmek için kulübelere bağladıkları ‘müre’ olarak tabir edilen, yaklaşık 100 yaban ördeğinin, yetkililerce Poyrazlar Göl’ünün çevresinde doğal hayatlarına tekrar kavuşturulduklarını öğrendim. Nasıl kıyılır da bu harika şeyler avlanır, aklı ermiyor insanın..

Trekking dışında her şeye benzeyen gezimize devam ederken bir yandan sohbet ediyor bir yandan da fotoğraf çekiliyorduk ki Fatoş, birden durdu ve gökten vahiy inmişcesine, yoga kursunda öğrendiği hareketleri göstermeye başladı. Tabii ki bizler de saniye geçmeden, arkasında gösterdiklerini tekrarlamaya.. Bir yandan gülüyor bir yandan hareketleri yapmaya devam ediyorduk, yoldan geçenlerin tımarhane kaçkınları bakışlarından zerre kadar etkilenmeyip, hareketlere konsantre olmaya çalışarak.. Fatoş, bir yandan yoga hocam görürse, ‘ben sana bu hareketleri böyle mi öğrettim’ der korkusu yaşıyor bir yandan da hareketlere kattığı kendi tarzıyla tüm yoga hocalarına taş çıkarıyordu. Herbirimizin kendi tarzını eklediği de düşünülürse, tarihteki en renkli yoga seansı olduğu şüphe götürmezdi. Gülüp eğlenmekten, ne doğru nefes almaya fırsat kalmıştı ne de hareketleri doğru yapmaya.. Ama gezinin en eğlenceli anlarından biri olarak tarihe kazındığı kesindi.

‘Bu zorlu ve çetin geçen trekking yolculuğumuz’ diye anlatabilmeyi çok istediğim kısa yürüyüşümüzün ardından, şaşırtıcı bir şekilde acıktığımızı fark ettik. Şaşırtıcı diyorum çünkü trekking diye başlayan maceramız  iki saat arayla yemek yeme faslına dönüşmüş bulunmakta. Sucuk ekmeklerimizi alıp, göl kenarına kurularak, yemek yemenin dayanılmaz hazzını yaşadık uzun bir süre. Koca ekmekleri bitiremeyeceğimizi fark edince içimizdeki paylaşımcı yanımız gün yüzüne çıkıp, ekmeğimizi ördeklerle paylaşma kararı aldı. Paylaşmak için doymayı beklemezdik fakat açlığın baskısına boyun eğdik çaresiz. Ağzının tadını bilen ördekler bize kayıtsız kalmayarak davetimize eşlik edip günümüzü şen eğlediler..

 

 

Yemekler yenip, çaylar içildikten sonra Poyrazlar Göl’üne ayrılan sürenin sonuna geldiğimizde, bu bölgede çadır kamplarının varlığını öğrenmiş olmak içimdeki kamp ateşini fitilleyecekti ki, çaresiz başka bahara diyerek söndürmek zorunda kaldım. Sırada son durak Sapanca Gölü vardı.. Yemeğin verdiği ağırlıkla otobüste uyuklaya uyana vardığımız Sapanca Gölü’nün seviyesi sonbaharda en alçak, ilkbaharda en yüksek olduğu için, gölün taşmış halini görmek bizlere de nasip oldu. Sapanca Gölü etrafında turlarken, birden gölde hız sınırlarını zorlayan bir canavarla karşılaştık. Bir süre uzaktan izledikten sonra, takip ederek kaynağa ulaşmamız fazla vaktimizi almadı. Sürat tekneleriyle eğlenen iki kafadara çok özendik. Hazır bu lüks oyuncağın sahiplerini köşeye sıkıştırmışken, bu süper alet hakkında küçük bilgiler almaktan geri kalmadık. 26 cc motor gücünde ve özel tasarım olmasının verdiği haklı gururla ortalığı kasıp kavururken, biz izlekleri kendine bağlıyordu.. Benzinle çalışan tekne, nehir devriye botu (RC River Patrol Boat) diye geçiyormuş. 1/7 ölçekle aslına uygun olarak yapılmış. Ölçüleri 133x50x50 cm.  İlk olarak Amerika- Vietnam savaşında kullanılmış olduğunu öğrenmek ise beni şaşırtsa da şaşkınlığımı kendime sakladım. Ayrıca benzinli olmasından dolayı sadece tatlı suda değil, tuzlu suda da gidebiliyormuş. Denizde derinlere dalıp çıktıktan sonra, henüz kendinize gelememişken yanıbaşınızdan hızlıca geçen şeyin ne olduğuna anlam veremezseniz, bilin ki o uzaktan kumandalı bir nehir devriye botudur..
Uzunca bir süre izlediğimiz teknenin müthiş bir hobi aracı olduğuna topluca kanaat getirdikten sonra tekrar gerçekler dünyasına dönmenin vaktidir deyip, tükenen zamanın ardından otobüslere atladığımız gibi İstanbul’un yolunu tuttuk. Bir sonraki trekking turumuzun gerçekten dağ bayırda olmasını umarak..fotoğraflar: bülent kutluğ, can gengönül, cem gengönül

About The Author

Number of Entries : 179

Leave a Comment

Scroll to top